Seksen yılda 3 kez tarih tekerrür etti

Seksen yılda 3 kez tarih tekerrür ettiYazar İrem Barutçu, Keçili ailesinin yükseliş ve düşüşünü kaleme aldığı “Nail” adlı çalışmasında dede Yenibahçeli Nail, baba Nadir Nail Keçili ve torun Nail Keçili’nin dramını gün yüzüne çıkardı. Barutçu STAR’ın sorularını cevaplandırdı.
Üç kuşak hikâyesi etkileyici ve trajik… Yenibahçeli Nail Bey idam ediliyor; Nadir Nail Bey intihar ediyor; Nail Bey, bütün kazandıklarını –maddi manevi- kaybediyor. Siz yazarken, en çok hangi Nail Bey’den etkilendiniz?
Bir biyografi yazarı olarak, kitabıma konu olan karakterleri gerçek yönleriyle yansıtabilmek amacıyla, bu karakterlere belli bir mesafede durmaya ve özellikle yazım sürecinde, onlarla – olabildiğince- duygusal etkileşime girmemeye özen gösteririm. Profesyonelliği ön planda tutmaya gayret ederim. Bu çalışmada da, ta ki siz soruncaya dek, “Hangi karakter beni daha fazla etkiledi?” diye düşünmedim. Ne var ki kitabın yayımlanmasının ardından, profesyonellikten sıyrılıp insani bir yaklaşımla sorunuza cevap vermem gerekirse, Nadir Nail Bey’in ve Nail Keçili’nin öyküsünde hazin bulduğum bazı yönler olduğunu söyleyebilirim. On yedi yaşındaki bir delikanlı için(Nadir Nail Bey), babasının son nefesini bir idam sehpasında vermesine tanık olmak kolay olmasa gerek… 1926 konjonktüründe Mustafa Kemal’e suikasttan asılmış bir adamın oğlu olmanın taşıması zor bir yük olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Düşünün amca Şükrü Oğuz bile bir süre aileyi ziyaret etmeye cesaret edemiyor! Nadir Nail Keçili’nin öyküsü gerek bu açılardan, gerekse, ileride servetini yitirmesini takiben eşi tarafından terk edilmesi, Demokrat Parti’ye yakın işadamı kimliğiyle 27 Mayıs’ın ardından batma noktasına getirilmesi, ortağı tarafından dolandırılması ve neticede ilmiği boynuna kendi elleriyle geçirmesi göz önüne alındığında bana son derece hazin geliyor. Babasını 17 yaşında yitirmiş bir insanın, kendi oğlunu 13 yaşında babasız bırakabildiği göz önüne alındığında bu insanın yaşadığı manevi çöküş, sanırım daha iyi anlaşılabilir… Yine insani bir değerlendirmeyle Nail Keçili’nin öyküsünde de bana dokunan bazı bölümler olduğunun altını çizmeliyim. Babası, annesi tarafından Londra’dan yollanan bir mektupla terk edilen erkek çocuğunun tanık olduğu o iç acıtıcı manzara bunlardan biridir: Çocuk Nail Keçili’nin, babasının annesinden gelen mektubu açıp okuduğu o an katıla katıla ağladığını görmesi… Babasının, annesinin yokluğunda ağır ağır çöküşünü izlemesi… Sonra bir gün babasının intihar ettiğini, onu yetim bırakıp gittiğini öğrenmesi… Babasının cenazesinde ayakkabılarının çalınması bile ayrı bir dram…

Üç kuşağın hikâyesinden Türkiye adına nasıl çıkarımlar yaptınız? Neden tarih bu kadar çok tekerrür ediyor bizde? Bu konuda fikriniz nedir?
Keçili Ailesi’ne, öyküye vakıf olduğum andan bu yana bakış açım, bu üç karakterin de, yaşadıkları dönemde, bu topraklar üzerinde cereyan eden güç-iktidar oyunlarında rol aldıkları, saf tuttukları ve güçsüz düştükleri anda, bunun kaçınılmaz neticesi olarak, yok edildikleri ya da etkisiz hale getirildikleri şeklinde… İttihatçı Yenibahçeli Nail Bey, bir “hesaplaşma”nın son raundunda Mustafa Kemal Atatürk’e suikasttan idam edilmişti. Nadir Nail Bey, Demokrat Parti iktidarıyla beslenen, Demokrat Parti’ye yakınlığı ile ihaleler alabilen bir müteahhit idi. 27 Mayıs onun da çöküşü olmuştu; intihar etti. Nail Keçili, Demirel-Özal- Tansu Çiller başta olmak üzere pek çok siyasiye danışmanlık hizmeti vermişti. 90’lı yıllara damgasını vuran DYP-ANAP arasındaki merkez sağda liderlik kavgasında Çiller’in güçlü bir kurmayı olarak görülmüş ve üzerine husumet çekmişti. Ayrıca Keçili’nin, iktidarlar, medya patronları ve büyük sermaye içindeki rolü ile; iktidar-medya anlaşmazlıkları ya da medya kavgalarındaki “ara bulucu” pozisyonu nedeniyle kimi zaman taraf olarak algılandığı ve öfke çektiği de unutulmamalı. O da, Kasırga Operasyonu sırasında gözaltına alındı, Etibank ve Egebank davaları çerçevesinde tutuklu yargılandı ve uzun bir yargı sürecinin sonucunda –Etibank’ta temyiz yolu açık olmakla birlikte-iki ceza davasından da beraat etti. Bunu, kitapta da kullandım: Kemal Tahir, “Kurt Kanunu” adlı eserindeki bir diyalogda, “Tarihin örneğini yazmadığı kurtlar boğuşmasına girip yenik düştük. Kurtlukta düşeni yemek kanundur” der. Benim algım, Keçili Ailesi’nin de üç kuşak kurtlar boğuşmasının içinde olduğudur.

Siyasi erki elinde bulunduran gücün intikam içgüdüsüyle davranmasının toplum ve kişiler üzerinde ve de demokrasimizde açtığı yaralar bakımından nasıl dersler çıkarılabilir bu üç insan hikâyesinden?
Kuşkusuz bu öykü, belirttiğiniz açıdan son derece önemli… Ancak yaşadığınız yer iyi işleyen bir hukuk devleti değilse, siyasi erki elinde tutanların, bu gücü, gerekli gördüğü zaman kendi çıkarları ya da kişisel kavgaları için kullanabilmelerine şaşmamak gerekir!

Ünlü ailelerin hikâyelerini anlatmakla bir yerde tarihe tanıklık mı ediyorsunuz?
Biyografi yazmaya başladığım günden bu yana, zaman zaman “Niye bu aileleri yazıyorsunuz?” sorusu yöneltildi bana… Her seferinde o cevabı verdim: Çünkü bizi kimlerin yönettiğini ya da yönlendirdiğini bilmeye hakkımız var. İlk kitabıma konu olan Simavi Ailesi, Türkiye’nin en önemli gazetesi olan Hürriyet’i kuran aileydi. Türk basınının kurucu geleneklerini onlar oluşturmuştu. Ellerindeki büyük güçle, bu ülkenin siyasetine, ekonomisine, toplumsal yaşantısına her anlamda yön vermişlerdi. Dolayısıyla kamuoyunun onları tanımaya hakkı vardı. “Nail” adlı kitabımda ise, bir yandan üç kuşak trajik bir aile öyküsü yer alıyor ama bu öykü, bir yanıyla da, bir dönem Türkiye’de reklam sektörünün yüzde 55’ini elinde tutan önemli bir piyasa aktörünün anlatımıyla ve elbette dönemin diğer tanıklarının da aktardıklarıyla, “establishment” adını verdiğimiz kurulu düzenin reflekslerine dair ipuçları sunuyor. Bunlar yazılmalı ve gelecek kuşaklara, bir veri olarak bırakılmalı. Sizin sorunuza dönersek, “Tarihe tanıklık ediyorum” diyemem ama “Yaptığım röportajlarla, dönem tanıklarının sahip oldukları bilgileri kayda geçiriyor; geleceğin sosyal bilimcileri için veri topluyorum” diyebilirim her halde…

Nail Keçili’yi tanıdıkça neler hissettiniz? Dışarıdan öyle görünmüyor aslında, dediğiniz şeyler oldu mu?
Bu soruya, kitabın beşinci bölümünde, “Birkaç Yüzü Vardı” başlıklı bölümde cevap veriyorum aslında… Diyorum ki, “Pek çok patron gibi Nail Keçili’nin de birkaç yüzü vardı”… Bu pozisyonlara gelmiş insanlara baktığınızda, bunu görürsünüz. Kişilik özelliklerini sorguladığınızda, değişik kişilerden, birbiriyle çeliştiğini düşündüğünüz cevaplar alabilirsiniz. Örneğin görüştüğünüz biri size o kişinin son derece duygusal ve yumuşak, bir başkası ise sert ve gaddar olabileceğini söyleyebilir. Benim yaklaşımım, çok yukarılara çıkmış, kendi alanlarında, başarı sağlayıp büyük müesseseler kurmuş kişilerin o sistemi devam ettirebilmek adına değişik yüzler geliştirdiğidir. Bu gerçek, “Babıâli Tanrıları-Simavi Ailesi” adlı kitabımda, Erol Simavi’yle ilgili olarak yaptığım görüşmelerde de dikkatimi çekmişti. Erol Bey’le ilgili olarak o kadar değişik ve birbiriyle çelişen anekdot dinledim ki, sonunda, “Bir imparatorun birçok yüzü vardı” demenin en doğrusu olduğuna karar verdim. Bu, Nail Keçili için de geçerlidir.

Büyük bir imparatorluktan sade bir hayata geçiş… Okuyucular nasıl bir ders çıkaracak bu hikâyeden?
Her okur, kendi dünya görüşü çerçevesinde bir sonuca varacak elbette… Ben, okur adına konuşmak istemem. Ancak benim vardığım sonucu sorarsanız, beşinci bölümün önüne koyduğum Eski Ahit’ten bir alıntıyla bakış açımı ortaya koyuyorum. “Büyük işlere girdim. Kendime evler inşa ettim, bağlar diktim. Bahçeler parklar yaptım… Kadın erkek köleler satın aldım… Ayrıca benden önce yaşayan herkesten çok sığıra, davara sahip oldum. Altın gümüş biriktirdim; kralların, illerin hazinelerini topladım…” diye başlar bu bölüm… Ve nokta şöyle konulur: “…Yaptığım bütün işlere, çektiğim bütün emeklere bakınca, gördüm ki, hepsi boş ve rüzgârı kovalamaya çalışmakmış. Güneşin altında hiçbir kazanç yokmuş…”

Nail Bey, yaşadığı bu sıkıntılarla nasıl başa çıkıyor? Sığındığı bir liman var mı? Mesela namazına hala devam ediyor mu?
Nail Keçili, yaptığımız röportajlarda, kendisinin inançlı bir insan olduğunu, gerek Ulucanlar’da, gerekse Kartal Cezaevi’nde bulunduğu dönemde, inancının ona sığınak olduğunu ifade etmiştir. Röportaj yaptığım başka kişiler de cezaevinde Nail Keçili’nin dini yayınlar okuduğunu, cezaevinde zamanının bir kısmını bu şekilde geçirdiğini aktardılar. Ancak bir başka insanın bugün inancını ne şekilde yaşadığı ve icra ettiğiyle ilgili olarak konuşmanın sınırları zorlayabileceği endişesiyle, “Halen namaza devam ediyor mu?” sorusu kendisine sormanızı rica ediyorum. Ayrıca kişisel izlenimim, Nail Keçili’nin, Kasırga Operasyonu sırasında yöneltilen ithamlarla zedelenen gurur ve itibarını, yargı önünde aklanarak geri kazanma arzusuyla yaşama sarıldığı ve bu amaç doğrultusunda mücadeleden vazgeçmediği şeklindedir. Ayrıca, babasını erken yaşta kaybetmenin verdiği hassasiyetle, cezaevinden sağ salim çıkıp kızına ve ailesine kavuşabilmeyi ve -ruhani bir bakış açısıyla-aileyi adeta takip eden bu yazgıyı kırabilmeyi, ilk günden itibaren amaç edindiğini çeşitli defalar ifade etmiştir.

İhtişamlı bir hayattan, sade bir hayata geçiş ve en acıklısı, dostların yüzüne kapılarını kapaması. Bu kitap sayesinde acaba Nail Bey, yakınlarına söyleyemediklerini sizin aracılığınızla mı söylemiş oldu?
Nail Keçili, “Cezaevine düşünce dostlarının onu arayıp sormaması, cezaevinden çıktıktan sonra bazı dostlarının telefonlarına çıkmamaları vs…” gibi bilgileri kamuoyuna sadece bu kitapla aktarmadı. Daha önce verdiği röportajlarda da bunları ifade etti. Keçili’nin, kendini ifade etme eksikliği olduğunu ve bu manada her hangi bir insanın aracılığına ihtiyaç duyduğunu düşünmüyorum. Zaten kendisi de, Ulucanlar ve Kartal’da bulunduğu süreci ve sonrasında deneyimlediklerini sık sık gazete ve televizyonlar aracılığıyla kamuoyuna anlatıyor. Dolayısıyla bu kitabın misyonunun bundan daha fazlası olduğunu düşünüyorum.

Başta Nail Keçili’den ve çevrenizden nasıl tepkiler aldınız? Herkes memnun mu?
Bir insanın, kendi hayatıyla ilgili bir kitabı okuması kolay olmasa gerek… Hele o kitap bağımsız bir şekilde yazılmış ve o kişinin yaşamıyla ilgili olarak, sadece kendi verdiği bilgilerle yetinilmeyip, başka kişilerin yorumlarına ve değerlendirmelerine de sakınmadan yer verilmişse… Eminim bu kitabı okumak Nail Keçili açısından da kolay olmamıştır… Ancak ben, tüm bunlara rağmen, Nail Keçili’nin bu kitaba medeni bir şekilde yaklaştığını düşünüyorum. Kitabın “Sunuş” bölümünde de anlatıyorum: Nail Keçili ile tanışmam, bir başka röportaj nedeniyle kapısını çalmama dayanıyor. Bu röportajda sadece sorularımı yanıtlamakla kalmamış, kendi yaşam öyküsünden de kesitler aktarmıştı. O gün benim ilgimi anladığı anda, “Aile öyküm ilginizi çektiyse yazabilirsiniz. Ben kendi açımdan bildiklerimi anlatırım” demişti ve o anda aramızda sözlü bir protokol gelişmişti. Keçili’ye, “Bu kitap salt sizin anlattıklarınızla yazılamaz. Konu hakkında bilgi-belgesi olan başkalarıyla da konuşacağım ve kitabı bağımsız bir şekilde yazacağım” demiştim. Keçili’nin cevabı, “Tamam. Dilediğinizle konuşun, benim size bu manada bir itirazım olmaz” şeklindeydi. Gerçekten, son noktada da bir itirazı olmadı. Benim kitaptaki duruşuma saygı gösterdi, kitabı medenice kabullendi.

Sırada yazmayı planladığınız hangi isimler var?
Bu soruyu, “Sürpriz olsun” diyerek cevaplayacağım.

Yazarken ve bittikten sonraki dönem duygularınızı öğrenebilir miyim?
Bunu yazdığım her kitapta yaşadım: Yeni bir projeye başladığım gün büyük bir yük taşıyormuş gibi bir duyguya kapılıyorum… O yükü, sanki, ta ki proje tamamlanıp kitap yayımlanıncaya dek taşımaya devam ediyorum. Hemen her projeye başlarken, “Yapılacak işler-konuşulacak tanıklar” listesi çıkarırım. Çoğu zaman sayfalarca devam eder bu liste… Listeye baktıkça, “Bunun altından nasıl kalkacağım” endişesi başlar… Bir yandan da, “İyi olacak mı?” endişesi… Bir duvar ustası gibisinizdir. Her gün ördüğünüz duvara bir tuğla koyarsınız… Her gün “Yapılacak işler-konuşulacak kişiler” listesinden bir başlık silersiniz… Tabii bu, bir yönüyle esarettir. Dünyadan kopup, bir odada, kendi başınıza yazıp sildiğiniz, yazıp sildiğiniz bir süreç… Mükemmel olduğuna kanaat getirinceye kadar… Tabii kitabın tamamlanıp, yayımlanması ferahlık duygusu getirir. Özellikle eleştirilerine güvendiğiniz dostlardan olumlu sözler duymak…

Yazarken nasıl bir yol izliyorsunuz? Kriterleriniz var mı?
Emeğimi de, zamanımı da bonkörce kullanmaya çalışıyorum. “Konuyla ilgili olarak ne kadar çok kişiyle konuşursam o kadar zengin bir çalışma olur bu” düşüncesindeyimdir. Ta ki kapısını çaldığım kişilerden tekrar tekrar benzer anekdotları duymaya başlayıncaya dek “Tamam artık” demem… Mutlaka arşive girerim ve öyküsünü yazdığım kişi ya da aileyle ilgili arşiv taraması yaparım. Bana aktarılan bilgi ve anekdotların, mümkünse başka kişilerden de mutlaka sağlamasını yapmaya çalışırım. Yazarken önemli iki hassasiyetim vardır: İlki okura doğru bilgi aktarma hususundaki hassasiyetim… İkincisi, öyküsünü anlattığım kişi ya da kişilere adil olma konusundaki hassasiyetim… Şunu da ekleyeyim: Yayımlanan kitap, hiçbir zaman ilk nüsha olmaz. Önce yazarım. Bir süre dinlenmeye bırakırım. Sonra bir editör gibi başına oturur ve “Bu haliyle çok iyi bir metin oldu” deyinceye dek metnin üzerinde çalışırım. Kimi zaman, daha önce günlerce-haftalarca emek vererek yazdığım kısımları, hikâyede büyük bir önemi olmadığı ya da öykünün bütünlüğünü bozduğu veya anlatımı zorlaştırdığını gibi düşüncelerle büyük bir gaddarlıkla çizip atabilirim.

Kaynak: Seksen yılda 3 kez tarih tekerrür etti – Magazin – Star Gazete http://haber.stargazete.com/magazin/seksen-yilda-3-kez-tarih-tekerrur-etti/haber-631377#ixzz2eKhKakd8

Röportaj: Nil Özer, Star Gazetesi