ORDUEVİNİN 18’NCİ KATINDA

Asil Nadir’in davası için merhum Turgut Özal dönemin İngiltere Başbakanı Margaret Thatchere mektup yazmış.
“Asil Nadir’e himaye” istemiş.
Milliyet bu -gizli kalmış- olayı dün yayımladı.
Asil Nadir İngiltere’nin “en zengin 100’ü” arasındaydı.
KKTCye önemli yatırımlar yapıyordu.
İngiltere bundan rahatsızdı.
Kıbrıs’ta Rumlar lehine çözüm için “KKTC’nin ambargo içinde sıkışması ve ekonomik olarak cılız kalması” politikasını yürütüyordu.
Bu politikayı bozabileceğini gördüğü Asil Nadir’i çizmek gerekiyordu.
Bunu yaptı. Yerkürenin hangi coğrafyasında olursa olsun, bir devlet kendi topraklarında istediği an bir ekonomik devi yere serebilir. Yakınlarda medya imparatoru
Robert Murdock’u devlet sert bir kroşe çakarak devirmedi mi, çok satan gazetesini kapatmak zorunda bırakmadı mı? O zaman da Asil Nadir’in suratına patladı devletin yumruğu.

Özal’ın Nadir’le Muhabbeti

Bizim gazete, Özal’ın “Asil Nadir’le muhabbetini” gösteren İrem Barutçu’nun “Babıali Tanrıları” adlı kitabından satırları yansıtmış. İrem Barutçu’nun iyi bir araştırma sonucunda yazdığı kitaptaki toplantı genel hatlarıyla doğru, ancak eksik. Anlatayım…

O yemekte bulunanlar arasında benim adımı koymamış ama oradaydım.
SABAH’ta yazıyordum.
Gazetenin sahibi
Dinç Bilgin “beraber gidelim” demişti.
Yemek orduevinin 18’inci katındaydı.
Özal orada kalıyordu.
Konuklar arasında
Asil Nadir’in adı yoktu.
Yuvarlak masaya oturduk.
Biraz sonra
Özal, “Asil Nadir’i de davet ettim. Gelecek” deyince Hürriyet’in sahibi Erol Simavi tepki verdi.
“Ben giderim” dedi.
Erol bey Asil Nadir’e bozuktu.
Asil Nadir kısa bir süre önce Güneş gazetesini satın almıştı.
Büyük paralar ödeyerek gazetecileri alıyordu.
Erol Simavi’nin Avrupa baskılarının başındaki Garbis Bey de onlardan biriydi.
Erol bey o nedenle Nadir’e buruktu.
Özal, Simavi’nin kalmasını rica etti.
Simavi şakayla karışık, gitmekte ısrarlı olduğunu vurguladı.
“Sizin eşiniz Semra Hanım burada. Benimki değil. Bende buradan çıkınca Belma’yla buluşacağım…”
Gülüştük…
Ancak…
Ortam soğumuştu.

Babanızın Mezarına Kıbrıs Toprağı
O gecenin en ilginç bölümüyle devam edeyim.
5-10 dakika geçti, geçmedi
Asil Nadir beraberinde bir çalışma arkadaşıyla birlikte çıka geldi.
Özal diğer gazete sahiplerinin onu istemeyeceğini düşünerek böyle bir “oldu bitti” senaryosunu uygulamaya koymuştu.
Erol Simavi, daha Asil Nadir ve arkadaşı masada gösterilen yerlerine oturmadan “bana müsaade” diyerek ayağa kalktı.
Özal “dur yahu, iki gözüm” falan diyecek oldu ki devreye Asil Nadir girdi:
“Lütfen kalkmayın Erol bey. Ben bu anı yaşamak için çok yıllar bekledim. Önce muhterem babanızla ilgili bir anımı anlatacağım, onu dinlemenizi çok istiyorum…”
Erol beyi zayıf yerinden yakalamıştı.
Sandalyesine yeniden otururken “peki dinliyorum” dedi.
İşte
Asil Nadir’in anlattığı anı:
“Küçücük bir çocuktum. Babam küçük bir torba Kıbrıs toprağını aldı.
Beni
İstanbul’a getirdi.
Elimi tutup babanızın mezarına götürdü.
Babanızın mezarına o küçük torbadaki Kıbrıs toprağını serptik.
Babam, bana, pederiniz
Sedat Simavi’nin ve onun yayınladığı şimdi sizin sahibi olduğunuz Hürriyet’in Kıbrıslı Türkler için çok ama çok önemli olduğunu anlattı.
Rumların zulmünden kurtulmamızda
Simavi ve Hürriyet meşalesinin manasını hepimiz biliriz.
Bu nedenle tekrar rica ediyorum.
Masayı terk etmeyin…
Bu şerefi benden esirgemeyin.”

Hürriyet’i alır mısın?
EROL Simavi duygulanmıştı.
Ama…
Gene de pes etmiyordu.
Asil Nadir’in Hürriyet’ten aldığı isimler için söylediklerini geçiyorum.
Gereği yok.
Geceden başka ilginç konuşmaları yansıtayım.
Erol Simavi “büyük paralar ödüyorsun adamlarıma, çok mu zenginsin” diye sordu?
Asil Nadir “evet… Çok zenginim” cevabını verdi.
Erol Simavi bu kez bir başka soru yöneltti:
“Hürriyet’i de satın alır mısın? O kadar paran var mı?”
Asil Nadir, Simavi’yi bir kez daha duygulandırdı:
“O kadardan da fazla param var ama Hürriyet’i satın almak gibi bir küstahlığı aklımdan geçirmem. Hatta teklif etmeyi bile vefasızlık ve saygısızlık olarak görürüm.”
Erol bey için babası, abisi Haldun Simavi ve Hürriyet “kutsal” sayılacak kadar önemliydi.
Yumuşamıştı.
Daha sonra 3 gazete sahibi “basının saygınlığını daha da yükseltmek, iyi gazeteciler yetişmesi için fon oluşturmak” gibi konulara girdiler.
Özal “ne yapabilirim” diye sorduğunda Sabah’ın sahibi Dinç Bilgin’in şu sözünün altını çizmek isterim.
“Sayın Başbakan, bize ekonomik olarak hiçbir yardım yapmayın.
Kağıt için sübvansiyon gibi devlet destekleri istemiyoruz.
Batı demokrasilerinde basının özgürlükleri, basının devlet katkısı ya da baskısı olmaksızın kendi yağıyla kavrulduğu liberal koşullar neyse onlar yeterli…”
Bu anıyı gazete sahiplerinin birbirlerine nezaketi, üslup düzeyi, gazetecilik mesleğine olan inancı için bugünlere taşıdım.

Güneri Cıvaoğlu, 29 Haziran 2012, Milliyet gazetesi.