BİRİNCİ KUVVET, BASIN

İrem Barutçu’nun “Babıali Tanrıları: Simavi Ailesi””adlı araştırmasının (Agora Kitaplığı, Aralık 2004) büyük bölümü doğal olarak Haldun ve Erol Simavi’nin hayatları ve icraatları üzerinde odaklanmakta.

Barutçu’nun kitabında belirdiği şekliyle büyük oğul, “Babıâli’nin efsanevi patronu”” Haldun Simavi’nin öne çıkan vasıfları şunlar: “En iyi gazetenin, en az kâğıdı, en ucuza boyayıp, en pahalıya satan adam” olduğuna inanıyor. Satışı arttırmak için mürekkep kazanlarının içine bidonlarla kolonya eklenerek basılan “kokulu gazete”yi, “pay kuponu”nu ve “kar pulu”nu icat ediyor. “Haldun Simavi tipi” gazeteciliğin esaslarından biri, halkın nabzına göre şerbet vermeyi bilmek ise, diğeri basını sendikalardan temizlemek. Yakınında çalışanlara göre: “Haberdi, gazetecilikti…”” bunlara kesinlikle inanmıyor; ne gazete okuruna, ne de çalışanına saygı duyuyor. “Züppe ve küstah”… Yanında çalışanları aşağılamaktan hoşlanıyor. Onlara verdiği mesaj: “Siz bir hiçsiniz!” Genel yayın müdürüne “Sifonu çektim mi gidersin!..” diyor. Yine de çalışanlarının birçoğu onu olumlu yanlarıyla anmakta. Erdemleri de yok değil: Genç gazetecilere bağımsız gazetecilik yapabilmek için haber kaynaklarıyla “al takke, ver külah” ilişkilerden kaçınmak gerektiğini, gazetecilerin işveren davetlerine katılmalarının bile sakıncalı olduğunu söylüyor; ünlü bir işadamını kapıdan çevirebiliyor.

Küçük oğul Erol Simavinin bir gazete patronu olarak öne çıkan vasıfları ise şöyle sıralanabilir: Her gün sabah 7-11 arası gazetede, daha sonra Divan ya da Ünver otelinin barında bulunuyor; gazeteyi genellikle oradan idare ediyor. Gerekirse, bazı haberleri genel yayın müdürüne dahi haber vermeden çıkarıyor, ama gazeteden çok başka şeylerle ilgili. Eğlence dünyasının baş tacı… Sahneye çıkmak isteyen gençler ona başvuruyor. Çalışanlarına karşı saygısız ve vefasız: Korkudan, öldürülen genel yayın müdürünün cenazesine gitmiyor. Bazen siyasilere dahi gayet küstah bir biçimde davranıyor. Birinci sayfanın üst yarısını tahsis ettiği bir açık mektupta başbakanı, üstü kapalı bir biçimde askerî darbeyle tehdit ediyor. Bir ay sonra aynı başbakanla öpüşüp koklaşıyor. Ona gazetesini satması için komisyon teklif ediyor. Yeraltı dünyasından kimselerle de ilişkileri var: Bunların gelip ona “Emret şurdan kendimi atayım… icabına bakayım…””demesiyle övünüyor. Genel yayın müdürüne göre, 22 Şubat 1962’deki Talat Aydemir isyanında “işin içinde”Aydemir’e destek veren 27 Mayısçı, “14’lerden Orhan Erkanlı’yı aniden genel müdür yapıyor. Zaten “Her dalkavuğa, her arkadaşına düşüncesizce mevki dağıtıyor.” Yine de çevresinde itimat ettiği kimse yok: Üst düzey yöneticisinin Hürriyet’i satmak için alıcıdan komisyon aldığından bile şüpheleniyor.

Basın patronlarının devletle ilişkili alanlarda yatırım yapmaması, mesela bankacılıktan uzak durması gerektiğini söylüyor, ama başbakandan, zarar eden iki şirketinin devlet tarafından satın alınmasını istiyor. Sonraki basın patronlarıyla boy ölçüşemeyecek nitelikte yayıncılık dışı yatırımları var. Bunlar Erkanlı döneminde başlıyor. Tavukçuluk ve yumurtacılığın “hobisi” olduğunu söylüyor. Bunu “çocukluğunda apartmanda büyüyüp tavuk besleyememiş” olmakla açıklıyor. Mason olmakla övünüyor. Süleyman Demirel’in mason olduğunu, Alpaslan Türkeş’in de mason olmak için kendisinden yardım istediğini açıklıyor. Temel ilkelerinden biri, orduyu incitmemek. Unutulmayacak, felsefi sözleri: “Basın için dünyada beş kuvvetten biridir, dördüncü kuvvettir derler. Bu söz Türkiye için geçerli değil… Birinci kuvvet Türkiye’de basındır… İkincisi ordudur… Çünkü orduyu, ihtilallere basın hazırlar…””

İki yazıyla umarım İrem Barutçu’nun kitabının önemi hakkında bir fikir verebildim. Türk basınının kimi kurucu gelenekleri konusunda bu son derece aydınlatıcı çalışmasından dolayı Barutçu’yu yürekten kutlayarak bitirmek istiyorum. Umarım cüret edecek, sırasıyla öteki basın patronlarının öyküsünü de kaleme alacaktır.

Şahin Alpay, 19 Şubat 2005, Zaman gazetesi.